Merak edenler için, Asırlık insanımız Baki KOÇAK’la tatlı bir buluşma daha:
Öteden beri söylüyorum; Suşehri güzeldir, Suşehrili güzeldir, diye. Bu
güzelliklerden birini daha 22 Aralık günü yaşadık. Suşehri Derneğinin
Genel Kuruluna teklifimizi kırmayarak gelen ve heyecanlı, coşkulu genç
Suşehrililerle buluşan Mehmet Ali Efendinin torunu 88’lik delikanlı Baki
Koçak sevgili abimiz, bu yaşadığı güzelliğe ve coşkunluğa teşekkür
kabilinden olması ve daha dertleşecek, paylaşacak ortak güzelliklerin
yaşanabilmesi için şahsımdan ricada bulundular.
Evladım sizden bir ricam
var. Toplantıya gittiğimiz Ahmet ve Mehmet vardı ya onlarla birlikte
Özgürlük Parkında bir yemek yiyelim. Siz zamanı belirleyin olur mu,
ricaları üzerine Mehmet Çağlar’ın Ankara ve Suşehri iş ziyaretleri
sonrasını bekledik ve 22 Aralık günü öğlen saatlerinde buluştuk. Denilen
yerde “Gönül ne çay ister ne çayhane, gönül muhabbet ister çay, çorba
bahane” misali akşam 21’e kadar devam eden muhabbet. Bu muhabbette neler
konuşulmadı ki?
Tekrarının olabilme şansı az olabileceğinden
dolayı keşke görüntü kaydına alabilseydim. Zihnimizde kalanları
paylaşabilmek için bu satırları yazıyorum.
Anlatılan ortak konu
Suşehri ve Suşehrililik, anlatıcılar bizlerin bir iki kuşak önceki
isimler olunca hele de bunlardan biri Ahmet KIRCA ise varın muhabbetin
boyutunu, dozunu, tatlılığını siz tasavvur edin.
Ağırlıkla Suşehri
tarihi olan konulardan konuşuldu. Mübadillikten bahsedildi. Ahmet abi
Selanik muhaciri olarak bilinen tabir yanlış. Bizler bir bölümü
Makedonya’da kalan ve Selanik’e 150-180 kilometre mesafede olan
Karalarlıyız. Oradan tren ve kamyonla Selanik’e gelinmiş 15-20 gün
bekledikten sonra gemi ile İstanbul’a Beykoz’a, Beykoz’dan da Giresun’a.
Bizimkiler’e Kareysar’da yer verilmiş.
Büyüklerimiz Kareysar’ı
beğenmemiş Suşehri’ne gelmeyi istemişler. Talepleri, kabul görmüş ve
gelip yerleşmişler. Hatta bir ememiz daha Kareysar’da iken rahmetli
oluyor. Mezarı Kareysar’dadır. Ülkenin en güzel yerlerine
yerleştirilmişler. Baki amca, Atatürk Suşehri’ne geldiğinde Mahacir Ana
diye birinin bizim eve gelip Atatürk’e yemek yaptığını duymuştum, dedi.
Mahacirlerin Atatürk’e karşı sevgileri ve saygıları sonsuz. Atatürk’ün
arabası gazinoya doğru hükümet konağına geldiği ve arabadan indiği
sırada Ata’ya ayran ikram eden hanım da bu Mahacir anadır. Hatta bu
hanımın “Mustafa Kemal Paşa sen çok yaşa” diye bağırdığı da söylenir.
Baki amca, sizlerle gelen bir aileyi de bizim bağdaki eve
yerleştirmiştik. Onlara hep “bizim mahacirler” derdik. Çok
saygılılıklarını gördük, dedi Baki amca. Ahmet abi, onların şimdi emekli
öğretmen İlyas Ege’lerin dedeleri İlyas ağalar olduğunu söyledi. İlyas
hocayla da bir süredir görüşmemiştim. Muhabbetin tam bu arasında İlyas
hocamı telefonla aradım. Bahsedince “Ergül bey ne tesadüf iki gün önce
babamla bu konudan hayli bahsetti idik”. Telefona verdim. Baki amcayla
sesle de olsa tanışmalarını, babasına selamlarını iletmesini söylemesini
de sağladım.
Bir ara laf Mehmet’in dedesi Şerif ağa’dan açıldı.
Şerif ağa’nın akranı olan çocuklarından bahsedildi. Şerif ağanın, maldan
mülkten laf açılınca Hasan Efendilerin büyük servetleri, mülkleri bile
bir hal oluyor olduktan sonra benim bir iki binanın eseri mi kalır
dediği de söylendi. Bir ara Başbakan Şemsettin Günaltay’ın Suşehri’ne
geldiğini, toplandık, konuşma yapmasını bekliyoruz. Şöyle bir selamlar
selamlamaz hemen koluna girip yemeğe götürdü ileri gelenlerden bazıları.
Yemekten sonra konuşur diye bekledik onu da yapmadı, arabasına
binmesiyle gitti. Ertesi gün meclisten özel yasa çıktı. Gazyağını farklı
fiyattan satmaktan dolayı sıkıntılı günler geçiren hatta Kirtanuslu
Şerif ağanın o kaçakları, okula kamyonla geliyorduk kamyon Tönük
ırmağında kaldı. Irmağı geçemedi. Şerifağa da babayiğit, gözü pek
adamdı.
Bu iki kişiyi de sırtladı, sırtında ırmağın öbür tarafına
geçirdi. Sonra gelip bizi el ele tutturdu. 10-15 çocuğuz, Ortaokula
gidiyoruz. Kendisi de bizleri arkalaya arkalaya ırmağı geçirdi idi.
Irmak ne ırmak! Suşehri ırmağı, Kareysar ırmağı birleştiği yerin
devamında, o zamanlar köprü nerede. Kamyon suya girer çıkamaz, öyle.
Neyse karşıya geçirdi. Bizleri bırakmadı. O köylerde o kadar hatırı
sayılırdı ki, evlere bizi misafir dağıttı. Bize bir yatak serdiler. Yün,
yumuşak, sıcacık! Şu gün olmuş o yatağın tadını, hazzını unutamıyorum.
Sabahı atlar kiraladı, iki çocuk bizi bir ata bindirdi kendileri de
birer ata oradan Kareysar’a gelmiştik.
Abdurrahman beğ de ertesi
günlerde tevkif olmaya gelmişti ki özel af çıktığını söylediler. Geri
döndü. Gazyağı o sıralar yok. Karaborsa. Hasan Kırılmaz “Babamlar bir
teneke gazyağı için bir tarla satmışlar!”diyor. Gazyağı o sıralar en
makbul şey. Kamyonlarda tenekelerle gelir. Karnesi olanlar alabilirdi.
Mehmet Çağlar, Ahmet abi ben İzzet Yüce’nin dükkânının önünde teneke
teneke gazyağı tenekelerinin satılmak için istifli vaziyette olduğunu
hatırlıyorum, dedi. Baki abi gazinonun orada Belediye bando ekibinin sık
sık marşlar çaldığını hatırlarsınız değil mi? Hele eğrilce günleri
bahçelere gidişin bir kortej gibi bando önde, bahçelerde eğlence ve
piknik için giden çoluk, çocuk insanlar ne kadar da şen ve neşeli idi.
Facebok’ta Ömer Hayyam’ın bir rubaisini paylaşan Recai Baki Deniz’le
bir hayli yazıştık. Yazışma ortamında bu yazılmış rubaiyi bir de Farsça
aslından Ahmet Kırca tarafından çevrilmişini okusanız daha da anlam dolu
olduğunu ve mana bütünlüğünü fark edeceksiniz. Suşehrili bir
insanımızın bu nadide çalışması, otoriteler tarafından da kabul görmüş
durumdadır. Gibi muhabbetler ve internet ortamı tanışmasında 7-8 yıldır
Ukrayna’da kaldığını ifadesi şahsımın da geçen yıl bu sıralar Ukrayna
Kirevograd’da AIR URGA havayolu şirketinin misafiri olarak farklı,
heyecanlı ve güzel bir Krismis eğlencesi geçirmem Recai Baki Deniz’le
yüz yüze görüşmeyi zaruri kıldı.
Yakın bir zamanda yemek bahanesiyle bir
araya geleceğimizden bahsedildi ve zamanının müsait olması halinde
kendisinin de oraya gelmesi talep edildi. Bu gencimiz de akşam geç
saatlerinde bize dâhil oldu. Yunus hocalardan. Kemalpaşa mahallesinde
evleri büyük ve evlerinin önü en geniş olan aileydi. O çevrede yapılacak
mevlitler, nişanlar, düğünler hep bu bahçede, bu avluda yapılırdı. Hele
Hafız amcanın titizliği kapıyı, arayı, bahçeyi bırak evinin
yanlarındaki yolda, fındık büyüklüğü taşı dahi bulamazsın, ne ince ruhlu
insanlarımız vardı! O rahmetli onları bir bir ayıklardı. Baki amca, bu
genç Recai bey’in babası Mehmet Baki Deniz, biz Malatya’da görevli iken
oraya gelmişti biziz buldu, ziyaret etti. Söylemesi ayıp kıyafetlerini
filan da isteyip, yıkadık. Geldiğinde evinde bahsetmiş. O sıralar bit
çok. Bu ara Ahmet Kırca, Baki abi Allah bilir ama DDT’yi icat eden insan
cennettedir. Ne bela bir şeydi bit yahu, zenginlerde bile vardı!
Evet sevgili dostlar bir için su misali, tatlı tatlı akıp gitmiş veya giden ömürlerden kısacık kesitler.
“Yazılmamış hiçbir şey yaşanmamış demektir”, cümlesinden hareketle
tekrar tekrar yaşanması, genç kuşakların bir daha duyamayacakları
konularda bilgi sahibi olabilmeleri için naçizane kaleme aldım.
Selam, saygı ve muhabbetlerimle..
Gebze, 25 Aralık, 2011
Ergül ŞİMŞEK
Bu haber 334 kez okunmuştur.